Hayaller Basel Hayatlar İstanbul

Bu haftaki yazım muhteviyatı gereği gözyaşlarına sebebiyet verebilir, peşinen söyleyeyim. İş seyahati sebebiyle gittiğim Basel şehri 200.000’e yaklaşan nüfusu ile İsviçrenin 3. büyük şehri ve daha önemlisi dünya saatçilik sektörünün merkezi konumunda. Yılda bir kere mart ortasında düzenlenen Saatçilik Fuarı tüm otelleri doldurduğu gibi yer bulamayanları başta Fransa’nın Mulhouse şehri olmak üzere yakın olan farklı lokasyonlara yönlendiriyor.

Malumunuz bisiklet Avrupa ülkelerinde olduğu gibi henüz ülkemizde kültür halini alamadı. Son 5 yılda katettiği yolu da görmezden gelemeyiz, atılan ufak adımlar var; fakat biz daha büyüklerini istiyoruz hatta mümkünse en acilinden. Mesela Avrupa yakasına da bir velodrom güzel olmaz mı?

Basel’e dönecek olursak; şehir küçük, ayrıca eğimli yolları olmadığı gibi motorlu araçtan fazla bisiklet var. Nereye giderseniz, başınızı nereye çevirirseniz çevirin, göreceğiniz tek şey farklı yaşlarda bisiklete binen mutlu insanlar. İlk iki gün buna çok fazla takılmadım, Avrupa dedim en nihayetinde kültürleri bu ve bizdeki gibi ne kaotik bir ortam var ne de dağ tepe bayır çıkıyorlar.

 

9
İlerleyen günlerde trende gördüğüm bisikletliler artık moralimi bozmaya başladı. Sebebi ise ülkemizdeki durumu sorgular hale gelmemdi. Konuyu içselleştirip ” Neden biz bunları yapamıyoruz?” diye mevcut durumumuzu sorgulamaya başladım. Trene biniyoruz, yaşlı başlı insanlar koca koca bisikletleri ile trene biniyor ve kendileri için ayrılmış yerlere bisikletlerini asıyor. Bizdeki gibi saat sınırlaması olmaksızın istedikleri saatte toplu taşımayı kullanabiliyorlar. Nüfus olarak İstanbul ile mukayese etmek tabiki söz konusu değil, aynı nüfus yoğunluğuna sahip olsalar bu kadar rahat olurlar mıydı bilinmez ama o durum için de bir çözüm üreteceklerinden şüphem yok.

 

11

Algıda seçicilikten ötürü gözüm motorlu araçlara bakmaz hale geldi ki zaten toplu taşıma ve bisiklet ile kıyasladığımızda motorlu araç kullanımı azınlıkta kalıyor. Şehrin her noktasında bisiklet yollarını görmeniz mümkün. Herhangi bir çukur olmadığı gibi yollarda taş yok taş!(Ağladı)

Bisikleti bu insanların kültür haline getirmesi muhakkak bir sürecin akabinde olan bir durumdu; fakat bunun bir başlangıç noktası da muhakkak olmalıydı sorusu aklımı kemire dururken aracımız bir ilk okulun önünde trafik ışıklarında durdu ve gözüm okul bahçesinde öğretmenlerinin yanında sıraya girmiş denge tekeri olmayan bisikletleriyle öğretmenlerinin ufak desteğiyle hızlanan ve biraz gidip U dönüşü yapıp geri gelen ilk okul öğrencilerine tabiri yerindeyse kilitlendi. Yanlış görmemiştim, okulda çocuklar öğretmenlerinin gözetiminde bisiklete biniyorlardı. Rengarenk kasklarını da takmışlar, nasıl tatlılar. (kalp) Bu işin okulda eğitim ile başlaması fikrinden daha güzel ne olabilirdi?

 


Bu durum 1 haftadır bisiklete binememiş olmanın verdiği duygusal yoğunluk, nereye baksam gördüğüm bisikletliler ve arka planda çalan Parov Stelar-Milla’s Dream ile birleşince göz yaşları ve içten içe isyanım birbirine karıştı. Aynı ekipte olduğumuz sevgili dostum Cenk beni teskin etmekte oldukça zorlandı.(bak yine canım sıkıldı)
Teselliyi ise son zamanlarda kendime aldığım en güzel hediyelik eşya olan bu güzel Victroniox çakıda buldum.

 

12

İstanbul’a dönüş yolunda karışık duygular içerisindeydim. Bir tarafta “Şükür, bir şekilde bisiklete binebiliyoruz.” düşüncesi, diğer tarafta Basel gerçeği. Ümidim ise bir gün bisiklet yollarının çoğalması ve bu spor dalının ülkemizde hakettiği alakayı görmesi.

Reklamlar